kjm on Mart 16th, 2009

Yüksek kolesterol, yağ ve kalori içeren gıdaların tüketildiği ”Batı tipi” beslenme şeklinin, şeker hastalığının en önemli nedenleri arasında yer aldığı belirtildi.

Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prf. Dr. Ahmet Kaya, kalıtımsal ve çevresel etkenlerin birleşimiyle oluşan diyabetin, kan glikoz seviyesinin aşırı derecede yükselmesiyle ortaya çıkan metabolik bir bozukluk olduğunu söyledi.

Görme bozukluğu, kısa süre içinde gözlenen kilo kayıpları, çok yemek yeme, çok su içme ve yorgunluğun, şeker hastalığının belirtileri arasında yer aldığını anlatan Kaya, bu hastalığın ilaçla tedavi edildiğini, ilerlemiş vakalarda insülin tedavisi uygulandığını vurguladı.

Açlık şeker ölçümü 126 ve üzerinde olan kişinin şeker hastası olarak kabul edildiğini ifade eden Kaya, eskiden dünyada şeker hastalarının genel nüfusa oranı yüzde 6-7 düzeyindeyken, bu oranın son yıllarda yüzde 10′lar seviyesine ulaştığını kaydetti.

Şeker hastalarının, bu hastalığın ilerlemesini durdurarak yaşamlarını normale yakın şekilde devam ettirebileceklerini ifade eden Kaya, ”şeker hastalığında önemli olan, hastanın ilaç kullanımı, yeme içme ve günlük yapılması gereken hareketler gibi konularda eğitilmesidir. Bu hastalığın tedavisinde hasta eğitimi, her şeyin başında gelmektedir” dedi. Hastalığın nedenleri arasında, kalıtımsal özellikler yanında yanlış beslenme alışkanlarının da önemli rol oynadığını ifade eden Prof. Dr. Kaya, şunları kaydetti:

”Yüksek kolesterol, yağ ve kalori içeren gıdaların tüketildiği ‘Batı tipi’ beslenme şekli, şeker hastalığının en önemli nedenleri arasında yer alıyor. Türk toplumunda da giderek yaygınlaşan fast food türü yiyecekler, vücudun yağlanmasına, obeziteye yol açıyor. Obezite de şeker hastalığının ortaya çıkmasında önemli rol oynuyor. Sağlıksız beslenmeye hareketsiz yaşam tarzı da eklenince şeker hastalığı kaçınılmaz oluyor. Çünkü, spordan uzak hareketsiz yaşam tarzı, diyabete adeta davetiye çıkarmaktadır.”

Kaya, diyabet riskini azalmak için, rafine gıdalardan uzak durulması, Akdeniz mutfağına ağırlık verilmesi, meyve ve sebzenin bol miktarda tüketilmesi ve spor yapma alışkanlığı kazanılması gerektiğini vurguladı.

BİTKİYLE TEDAVİ YÖNTEMLERİNİ BİR KEZ DAHA DÜŞÜNÜN

Şeker hastalarının tedavi sürecinde en fazla yaptığı hatanın ise hekimin önerilerinden çok, kulaktan dolma bilgilerle hareket etmesi olduğunu anlatan Kaya, şöyle konuştu:

”Pek çok şeker hastası, eşin dostun tavsiyesiyle çeşitli bitkileri kullanıyor. Dünyada bazı hastalıklara iyi geldiği söylenen 5 bine yakın bitki var. Bu bitkilerin yarısına yakını, insan sağlığı için tehlikelidir. Vücuda yararı veya zararı tam olarak bilinmeden bu ilaçları kullanmak büyük risk almak demektir. Bu otların yenmesi ya da kaynatılarak sularının gelişi güzel içilmesini, hasta, hayatıyla bile ödeyebilir. Şeker hastalığının tedavisi için modern tıbbın ürettiği ilaçlar vardır ve tedavi bu ilaçlarla yapılır.”

Tags: , , , , ,

kjm on Şubat 23rd, 2009

ARTıºMETRE olarak nihayet Salvador Dali sergisini gezebildik ve bu çok konuşulan organizasyonu bitmeden yada bitmeye yakın bir de bizden dinleyin istedik.

Sabancı Ailesi

Öncelikle Sabancı ailesine bu tip organizasyonları düzenledikleri için teşekkür ederiz. Herkesin emeğine sağlık. Rodin, Picasso, Dali gibi isimleri İstanbul’da ağırlaması gerçekten dikkate değer ve Sabancı ailesi özel müzecilik adına önemli işlere imza atıyor.

Müze Girişinde Güvenlik Kontrolleri

Belirtmeden geçemeyeceğim, çok ama çok zorluyorlar. Havaalanında bile daha az yorucu. Neredeyse ayakkabılarımı da çıkartacaktım ve girmeden dönmek istediğim oldu. Keyif duyduğum bir işi yapmaya, sergi gezmeye geliyorum alt tarafı.

Retrospektif Dali

New York, MoMA ve Metroplitan Museum of Arts’da Dali resimleri ile önceden tanışmış biri olarak Salvador Dali’nin Gizli Yaşamı adı altında sergilenen eskizlerini ve illüstrasyonlarını görmek beni çok mutlu etti.

Ancak bu muhtemelen sadece beni ve benim gibileri çok mutlu etmiştir. Elbette Dali’nin bütün ürettiği eserler kıymetlidir ama sergi genel anlamda Dali’ye ait beklenileni karşılayabilecek birkaç özel parça dışında ilk izleyici için çok da cazip eserleri ihtiva etmiyordu.

Yani demem o ki; Dali’yi ilk defa görecek olan insanlarımız tam olarak Dali’yi kavramış olamadı. Ayrıca retrospektif gibi bir yan sanat dilini de anlamaya çalışarak umduğunu bulamadı. Üstelik sanatla ilk defa tanışacak ve ilk defa sergi gezmeye gelen kitleler hayal kırıklığına uğradı.

Sabancı Müzesi halkımızın posterlerden tanıdığı dali resimlerini gösterebilmiş olsaydı o zaman tam anlamıyla görevini yerine getirmiş olacaktı.

Deha ve Delilik: Küçük Tuvaller ve Detay İnce Fırça

Bu bağlamda izleyebildiğim birkaç öne çıkan yağlıboya eserde daha önce de görmüş olduğum ve sanırım diğer izleyicilerde de aynı etkiyi yaratmış olacak olan şey ; Dali’nin tuval boylarının beklenilenden küçük oluşu… (Kitaplarından tanıdığımız eserlerin detayı ve işçiliğine bakarak kafamızda çok büyük tuvalleri imlemiştik) İşte sanatçının dehası ve deliliği de burada ortaya çıkıyor. İnce telli fırça ile küçük ebatlı tuvallerde inanılmaz titiz bir şekilde çalışarak harikalar yaratıyor.

Ara Güler’in Dali Fotoğrafları
En son onlara baktık ve Dali Sergisi bizde uyandırdığı Dali Retrospektifi imajını tamamlamış oldu.

(Dali’den Muziplikler…)

Not: Atlı Köşk’ün yukarda bizim çekip de yayınlanmış olduğumuz at resmi de Dali’yi Anlamak Üzerine Dali’ye ithaftır…

Tags: ,

[Fatemah+yousef+&+zoleikha+collection+7acrylic+100x100.jpg] İran’lı Çağdaş Ressamlar’dan bir seçki sunan Denizatı Sanat Galerisi’nde “Tanıdık Ziyaret” resim sergisini gezdik.

 

Sergide İran’ın bundan önceki dönemde başbakanlığını yapmış olan Mir Hossein Moussavi’ye ait eseri görebileceğiniz gibi İran’ın Çağdaş Ressamlarından Hamid Pazoki, Ekrem Pooraki, Fatemeh Chavush Neseb, Mahvash Soheyli, Sassan Nasiri ve Saber Soleymani gibi İran’da çoğu akademisyen olan sanatçıların eserlerini 23 Ocak- 20 Şubat tarihleri arasında Denizatı Sanat Galerisinde izleyebilirsiniz.

 

Sergide en çok dikkatimizi çeken ve bize İran tadı veren Fatameh Chavush Neseb‘in eserleri oldu. Diğer sanatçılarda İran’a ait semboller ve tatlar yakalayabilmeyi isterdik. Ancak daha çok batıya özenilen bir anlatımı ön plana çıkarmışlar.
Girişiminden ötürü galeri sahibini tebrik ediyoruz.

 

Sergiyi 20 Şubat’a kadar Denizatı Sanat Galerisi Beyoğlu’nda izleyebilirsiniz !

 

 

Adres:

 

Denizatı Sanat Galerisi
İstiklal Caddesi, Emir Nevruz Sokak. No:10/5 Galatasaray - Beyoğlu
(Yapı Kredi Kültür Merkezi Karşısı)

Tags: ,

[spiritual_tanerceylan.bmp] Uzun bir zamandır Cağdaş Türk Sanatçıların eserlerini toplayan dünya’nın önde gelen müzayede kuruşlarından Sotheby’s nihayet açık arttırma tarihini 4 Mart 2009 olarak açıkladı. Kriz zamanında Türk Sanatçılarına gösterilecek ilgi merakla bekleniyor…

 

Sotheby’s tarafından resmi olarak yapılan açıklamada 53 Türk Sanatçı’nın toplam 73 tane eseri görücüye çıkacak. Fotoğraf, heykel, yağlıboya’dan oluşan eserlerin beklenilen toplam satış değeri ise 1,2 Milyon Pound.

 

Bu müzayedenin en önemli özelliklerinden biri de Sotheby’s in Türk Çağdaş Sanatı adına düzenlediği ilk mezat olması… Kriz zamanında alternatif pazarlara yönelimin çok normal olduğu şu günlerde bu riski alan Sotheby’s için müzayede olağanüstü önem taşıyor. Tabi aynı şekilde Türk Çağdaş Sanatı içinde müzayedenin sonucu devamının da gelmesi açısından önemli bir sınav olarak görülüyor.

 

Açık arttırmaya çıkmadan önce İstanbul ve Londra’da sergilenecek olan 73 eserin özellikle yabancı alıcılara ulaşarak geri dönmemelerini dileriz.
Müzayede’de öne çıkan isimler ve eserleri Taner Ceylan, Spiritual; Hale Tenger, Invainers of the Lost Ark II; Nasif Topçuoğlu, Sacrifice: The Story of Isaac; Canan Şenol, The Transperant Police Station

 

Artimetre olarak takip ediyor ve size müzayede sonucunu bildiriyor olacağız. Enteresan olan Sotheby’sin aşağıdaki linkte göreceginiz gibi kataloğu tasnif ederken Islamic ibaresini kullanmış olması. Turkish değil de Islamic. Bir yerde gerçek fikir ile ilgili açık veriliyor mutlaka. Bilinçaltı hatası.

 

Detaylı Bilgi İçin: http://www.sothebys.com/video/privateview/L09725/index.html

 

Kataloğa Ulaşmak İçin: http://browse.sothebys.com/?&cat=1&event_id=29453&g=1&i=1&sale_id=L09725&nb=1&dp=Islamic

Tags: , ,

 Çakmak’ın ‘Islık’ sergisi açıldı. ARTİMETRE olarak Çakmak’la kendi resim serüveni, kullandığı dil ve yine kendi deyimiyle ‘söz’ü üzerine bir sohbet gerçekleştirdik. Tuvallerinde eski zamanları bugüne taşıyan 30’lu yaşlarında bu genç ressamın figüratif ve sembolik resim dilini keşfe çıkmak isteyenler sergiyi 28 Şubat’a kadar Pazartesi - Cumaretsi 11:00 ila 19:00 saatleri arasında Beyoğlu - Galatasaray’daki Play Art Galerisi’nde izleyebilir.
S. Çakmak Ressamların hep küçük yaşlarda bu işe başladığı söylenir ya hep, bu gerçekten doğru. O yaşlarda çizmeye başlayıp bir kaç da motive edici başarı yakalayınca devam ettim resime. Bir ara lise dönemimdeyken ara verdim. Ancak üniversite sınavları döneminde ben ne yapmak istiyorum sorusunu kendime sorduğumda o zaman net kararımı vermek durumunda kaldım. Bu tabii isteyerek verilen bir karar yani bir zorunluluktan ibaret değil. Şunun zorunluluğu aslında: Başka türlü yaşamda var olamayacağını anlama zorunluluğu seni buna itiyor. İşte o zaman yaşama tutunacağın şeyi seçmiş oluyorsun. Resim, müzik ya da tiyatro; herneyse…

Önce resme nasıl başladığınızı ve başladıktan sonra eğitim ve üretim sürecinizde kendi özgün yönteminizi ve seçtiğiniz sanat perspektifini nasıl keşfettiğinizden bahsedelim…

Üniversite eğitiminiz ne zaman başladı? Okul ve sonrasında yaptıklarınızdan bahseder misiniz biraz?

S. Çakmak 1997 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’ne girdim. 2001’de mezun oldum. O süreçte biraz denemeler yoluyla biraz da resmin benim için hangi yolda gideceği üzerine kafa yordum. 2003’te ressam Kasım Koçak’la tanıştım ve onun atölyesinde çalışmaya başladım. Orası bana resmin açılımı konusunda gerçekten olgunluk kazandırdı. İkibuçuk yıl kadar orada çalıştım, sergiler açtım.

Kişisel sergiler miydi hepsi?

S. Çakmak Kişisel sergilerimin yanı sıra karma sergilere de katıldım. 2004-2005 Aralık, Ocak gibi kişisel sergilerimi açtım daha sonra karma sergilere katılmaya başladım. Daha sonra askere gidip geldim ve dönünce de kendi atölyemi açtım.

Resimdeki yerinizi, baktığınız noktayı nasıl ya da hangi türle ifade edersiniz?

S. Çakmak Resimde nerede duruyorsunuz sorusuna, ‘figüratif’ resmi tercih ettim şeklinde yanıt verebilirim. Aslında bu en baştan ben şu ya da bu tür resim yapacağım kararıyla resme başladım ve hep onu yaptım diye gerçekleşen bir olay değil. Örneğin Norveç’li ressam Munch, bir sürü teknik denemiş yıllarca: sürreal, çağdaş pek çok teknik; ve sonrasında şunu istediğine karar vermiş: ‘Ben insanların resimlerimin karşısında kilisedeki insanlar gibi çakılı kalmalarını istiyorum, benim resmimin gücü burada olmalı.’ Sonuçta resimdeki dili otomotikman bulmuş oluyor. İçteki ses söyler senin ne yapacağını.

İçerideki gücün aktarımı tamamen yani?

S. Çakmak Elbette. Ve bu her kişiye göre değişir.

Peki tablosunun karşısındaki izleyiciyi yere çakılı bırakan resmin ardında nasıl bir felsefi dayanak var?

S. Çakmak Sembolistler diyebiliriz. İdealizmi benimsemiş, metafizik yönteme inanan bir resmi, felsefeyi benimsemiş Munch mesela, ama bu bir biçimde de değildir. Benim için de sembolizmin önemi büyüktür. Benim resmimde semboller çok güçlüdür. Felsefi ve edebi beslenme kaynaklarımdan biridir. Baudelaire’in (Charles) dizeleri benim için ayrı ayrı birer resim karesidir. Bu benim resme bakışım ve kavrayışım ama şunu da ekleyeyim; 10 sene sonra ne olacağını bilmiyorum. Bu yaşta şimdiden onu kestirmek istemiyorum. Bu resmin önünü tıkamaktır, alanı daraltmaktır. Ama her zaman için şunu söylerim: Sorun neye nereden baktığınla ilgilidir. Önemli olan sözün olup olmamasıdır. Sözün yoksa, o noktada sanatsal üretimden bahsedemem.

Peki tam bu noktada avangard sanatlar üzerine ne söylemek istersiniz? Onlar kendi sözlerini demek-dememek veya açıkça ya da sembolik gösterip-göstermemek arasında kalmışlar gibi mi sizce?

S. Çakmak Coğrafi, kültürel, sosyal koşullar da çok etkili aslında seçimler üzerinde. Örneğin benim okulum (Marmara Üniversitesi) da Bauhaus akımı kökenlidir. Avangardlar, kavramsal sanatlar gibi akımlar kafa karıştırıcı… Dil kavramsal ama söz bambaşka. Söz mutlaka var. Ama mesela Andy Warhol’un sözü Amerikan kültürüne birebir uyan bir sözdür. Bir dolarlık Amerikan serigrafileri bunu en iyi örneğidir. Ama sorun şu, bu bizim sanat anlayışımıza, koşullarımıza, değerlerimize ne kadar uyuyor? İşte bu tartışılır.

Son serginiz ‘Islık’ üzerine konuşursak; nasıl ortaya çıktı buradaki eserler? Hepsinin aslında sizin kişisel tarihinizde bir yeri var mıydı yoksa bir anda ardarda çıkan işler miydi?

S. Çakmak Bunlar var olan, çıkmış olan resimlerdi. En son sergimi 2005’te Maltepe Sanat Galerisi’nde açmıştım. Buradaki başlığım ‘Islık’ ama aslında sergilerim arasında çok büyük farklar yok. Mesela Nuri İyem resim ödülünü aldığımda ödülü aldığım resmin adı ‘Huzursuz Ruhlar’dı. Çatı aynı aslında sadece resimlerde değişen kompozisyonlar var. Ama söz hep aynı.

Peki burada ‘Islık’ neyin göstergesi?

S. Çakmak Islık aslında ses çıkaramamanın, söylemeyi isteyip de söyleyememenin göstergesi. Aslında ne olduğunu açıkça ve hemen de söyleyemiyorum. Bu hemen anlatılabilecek bir şey değil. Özetle bu yine neye nasıl baktığınla ilgili. Ağaç, köpek ya da karga…Hepsi de olabilirdi. Ama özel olarak belki karganın bizde uyandırdığı sert, çığırtkan, kavgacı tavrının belki tam tersi olabileceği ya da belki kendimle özdeşleştirmiş olmam olabilir. Mesela ‘Kente Bakan Karga’ resmimde bakanın karga değil bir insan olabileceğini düşünebiliriz. O kente bakarken kalmayı mı yoksa gitmeyi mi düşünüyor? O ikilemi anlatıyorum belki de…

Metaforik anlatımı tercih ettiğinizi anlıyorum buradan. Doğru mu?

S. Çakmak Evet böyle de diyebiliriz.

Karga figürü haricindeki bir işinizde mutfak tezgâhının üzerinde duran kesik hayvan başı görüyoruz. Ondan da biraz bahsedebilir misiniz?

S. Çakmak Enteriyör resimlerimden biri o da. Evet orada duran bir hayvan başı ama açık söylüyorum o bir insan başı da olabilirdi. Sadece yüzeyden bakıldığında kesik bir hayvan başı görünüyor olabilir. O görüntü ürkütücü ya da korkutucu da gelebilir ama arka planda gerçekte ne olduğu tartışılır. Amaç bir yüzey üzerinde itici şeyler yapmak değil. Resmin karanlığı, açıklığı dramatikliği ile ilgili de olabilir. Örneğin çoğu kişi benim resmime kasvetli, içimi sıkıyor da diyebiliyor. Doğrudur ama yine de şunu eklemek istiyorum. Dünyanın en karanlık tablosu bana göre van Gogh’un ‘Ekin Tarlası’dır; çünkü onu yaptıktan sonra van Gogh kafasına silahı dayayıp intihar etti. Aslında orada parlak bir gökyüzü ve renkli bir ekin tarlası vardır. İşte demin bahsettiğim gibi bir gözle baktığın zaman o resmin içine girildiğinde van Gogh’un hangi ruh haliyle onu yaptığını bildiğimizde bambaşka bir resim çıkıyor ortaya.

Örneğin benim diğerlerine göre daha renkli ve canlı, mavi gökyüzülü bir tabloma bir izleyen ‘Oh be ne güzel bir eser içim ferahladı.” dedi ben de o tablonun aslında yaptığım en dramatik ve zorlanarak tamamladığım bir iş olduğunu söyledim. İşte böyle bakmak gerek. Önemli olan o resimdeki tonların sıcaklığı, mavi ya da kara gökyüzü olması değil. İşte herkes bu denli yüzeysel baktığı için bir yere varamıyor. Bu kadar yüzeysel yaklaşılmamalı.

Dümdüz bakarsak zaten gerçekten bir sanat eserine baktığımızın farkında değiliz demektir.

S. Çakmak Sadece izleyiciler değil sanat eleştirmenleri tarafında da böyle değerlendirmeler oluyor. Örneğin benim resimlerimde gerçek zaman bulunması çok zordur. Bu sergimdeki de hiçbir eserde 21. yüzyıla ait bir görüntüye rastlayamazsınız, sorgulanması gereken şey neden 30’larında bir adam kalkıp karanlıklar ve bataklıklardan oluşan resimler yapar? İnsanların aslında bunu sorgulaması gerek!

Siz sanırım biraz yalnızlık ve huzursuzluk hissinden besleniyorsunuz resim yaparken, doğru mu anlamışım?Olabilir. Beslendiğim çok yönüm var. Bir papatyayı görünce de hissedip çizebilirim. Önemli olan hissetmem; hissetmezsem kimse alnıma silah dayayıp yaptıramaz bana onu.

S. Çakmak

Benim bakışım, beslenme kaynaklarım ve dilim bu. Ama yine ısrarla söylüyorum; bundan beş ya da on yıl sonra nereye gideceğimi de bilmiyorum. Bunu kestirmek çok zor. Kalıplara girmemek gerek. Sonuçta dil değişebilir.

Bir de son serginizdeki bazı bilinen karakterlerin, (Faust gibi) arka arkaya portrelerinin ardında babanızı resmettiğiniz işiniz duruyor. Bütün öndeki karakterler aslında sonunda babanıza mı bağlanıyor?

S. Çakmak Evet o, o şekilde çıktı. Yakın zamanda kaybettim babamı. O portrelerle uğraşırken birden Faust çıktı. Gerçi Faust’a ayrıca bir edebi ilgim vardı ama hepsi babam için başladığım tiplemelerdi.

Biraz resim tekniği ve ressamın sınırsızca hayalini ortaya koyduğu birliktelikten söz edersek; kimi zaman geliyor mu ki teknik açıdan el vermediği için içinizden geçen şeyi tam anlamalıyla tuvale yansıtamadığınız?

S. Çakmak Ben o kontrolden hiç ödün vermem. Resim yaparken ben hep konuşurum. O zaman tekniği de siz yönlendirirsiniz. Sözüm teknikten önce gelir. Teknik ise bir noktaya vurucu bir etki bırakır ve güçlendirir.

Öyleyse resmi diğer bütün sanatların yanında, sanatçının en çok hâkim olabildiği ve özgürce oyununu kurup oynayabildiği bir alan olarak tarif edebilir miyiz?

S. Çakmak Kesinlikle. Sanatçının bireysel hakimiyetinin dışında onun aktaracağı söz yönetir tuvali. Kendine, insanlara ve dünyaya ne söyleyeceğindir esas olan. Sorumluluğun o işin sergilendiği zaman ona bakacak göz içindir. Yoksa o resim tavan arasında kalır, manasız olur.

Peki Türkiye’de son zamanlarda hareketlenen ve güncel sanat diye adlandırılan akım üzerine ne söylemek istersiniz? Ve konuyu açmışken 2010 İstanbul Avrupa Başkenti projeleriyle ilgili düşüncelerinizi de öğrenmek isterim.

S. Çakmak 2010 için gerçekten söylenecek çok şey var. Ama kısaca orada herşey dışarıdan çok perde arkasında yürütülüyor gibi gözüküyor. O perdenin arkasında çok başka şeylerin olduğu ve onların bu ortamda ne şekilde kültür-sanat takipçilerine yansıtalacağı kestirilemiyor gibi geliyor bana.

Kapalı ve bir organizasyon içine sıkıştırılmış faaliyetler olarak mı görüyorsunuz?

S. Çakmak Evet. Ayrıca son dönemde yaygınlaşan güncel sanatlar için çok şey söylemem biraz zor. Ben sanatta her türlü disiplinin olması taraftarıyım. Kavramsal anlayıştan tutun da pentüre kadar ne akım olursa olsun önemli olan sözü olması. Bunlar olmadan bence sanattan bahsetmek çok zor. O kadar basit değil çünkü. Boyayı alıp kullanarak, bir objeyi ters çevirip öylece yerleştirmekle olacak şey değil. Yapılan işlerin geri planında mutlaka bir manifestosu vardır. Ama bazen yapılan iş söylenen sözün çok önünde gidiyor ve o zaman kavramsal sanat olmaktan da çıkıyor o iş. Ben kavramsal sanat yapıyorum diyip ortaya çıkan melez bir iş olursa o durumda söylediğin sözünün de bir anlamı kalmıyor bence.

Pera Müzesi, Sabancı Müzesi, İstanbul Modern gibi kurumların büyük sergilerin düzenlenmesiyle her kesimden insan artık plastik sanatla tanışıp, haşır neşir oldu. Eskiden özellikle resim, üst kültüre atfedilen elit bir sanat olarak kabul edilirdi. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

S. Çakmak Bu müzelerin açılması ve bu sergileri getirmeleri plastik sanatlara büyük açılımlar sağlıyor. Ama bunların birkaç yerde kapalı alanlar içinde sıkışıp kalmaması gerek. Evet bir Dali veya Picasso sergisi önünde uzun kuyruklar oluştu. Bu umut verici ancak bu türden yılda bir kere yapılan sergiler sadece bu anlayışta yapılırsa onun nereye gideceği bellidir. Yani demek istediğim altını doldurarak adım atmak gerek. Mesela Picasso’yu izleyen yüz kişiden kaçı gerçekten her eserinde ne söylediğini anlayabilmiş ve yorumlayabilmiştir. Bunu yermek için söylemiyorum. Ben de sanat öğrencisi olduğum halde okurken gitseydim çok şey de anlayamayabilirdim. Yine de bu kadar çok sanat merkezi ve ardından sergiler açılmasını olumlu buluyorum.

Mekânlardan bahsetmişken son serginizin açıldığı Play Art da Beyoğlu’nda sokağa direk açılan bir mekânda konumlanmış kamusal bir ortam. Bu da herhalde sergilerinizi nerede açacağınızı düşünürken sizin için önemli bir etkendir?

S. Çakmak Evet buranın genç kuşak kesime hitap eden hareketli bir yer olması önemliydi benim için. Ama yine şunu söylüyorum ki büyük müzelerin de büyük isimlerin sergilerini getirirken oraya gidecek öğrencilerin ve çocukların görecekleri işleri anlayabilecekleri altyapının oturtulması gerekiyor. O eğitimin kazandırılması yani…

Eğitim demişken, sizin eğitimci kimliğinize de değinelim son olarak…

S. Çakmak Kendi atölyemde ve Kadıköy’de Don Kişot Sanat Merkezi’nde eğitim veriyorum. O açıdan bir nebze eğitimci sayılırım diyebilirim. Ben yaşamda bir söz söylemek isteyen insanlara sadece nasıl söyleyebileceklerine dair bir yol gösteriyorum o kadar.

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun söylediği gibi… O da sanatın öğreticisi olmak çok zordur der ve dünyanın pek çok yerinde önemli ressamların eğitimci olmadığını yineler…

S. Çakmak Evet benim için de aynı şey geçerli. Ben de kendimi asla bir kurumun ve yapının içine dahil bağlı olarak çalışırken düşünemiyorum. Bazen nasıl askerlik yapıp bitirebildiğime de şaşırıyorum aslında. (Gülüyor)

Nasıl bir süreçti askerlik sizin için?

S. Çakmak Bir süre için herşeyden uzaklaşıp kafa boşaltmaktı aslında. Gerçi uzun bir süresini rahatsızlandığım için hastanede geçirdim ve bu sergideki çoğu işimi de hastanedeyken yaptım. İlaç tedavisi sürerken desenlerimi tamamladım. Hatta zaman zaman çizdiklerimi gördüklerinde ilacın dozunu arttırma gereği duydular.
(Gülüyor)

Ve son olarak?

S. Çakmak Şunu söyleyebilirim yaşıtım veya sonraki kuşak ressamlar için. Neyi söyleyeceklerini bilmeliler! Tuvalin başına oturduklarında ben neyi anlatacağım diye saatler geçirmemeliler. Ben nasıl resim yapmalıyım sorusunun cevabını da ancak ben neyin resmini yapmalıyım sorusunun cevabını verebildiğinde bulacaktır. Yoksa o Munch’un ‘Çığlık’ resmi nasıl çıkardı.

Resim aslında yalnızca anlatım araçlarından biri değil mi?

S. Çakmak Aynen öyle. Mesela ben resim yapmasaydım şimdi kesin içeride yatıyor olurdum. (Gülüyor) Bir şekilde sanatın afyon görevi var. Din gibidir sata da. Marks nasıl din toplumların afyonudur der toplum için de sanat bu işi görür!

Tags: , ,