Tebük, Hicaz Bölgesi’nin kuzeyinde Medine ile Şam arasında bir yerdir. Burası aynı zamanda bir vaha olup, Mekke’den yola çıkıp Şam’a giden kervanların önemli konak mahallerinden birisi idi.
Daha önce Mute Harbi’nde üç Müslüman komutanın ardı sıra şehit olması üzerine Halid b. Velid ordunun idaresini eline aldıktan sonra Müslümanların tamamen felakete uğramaması için başarılı bir geri çekilme harekâtı uygulamıştı. Mute’de Müslüman şehit sayısı kadar Bizans askeri de ölmüş üstelik Bizans ordusu Müslümanları takip etme cesareti degösterememişti. Bu savaştan sonra Müslümanlar çeşitli zaferler kazandılar. Mekke’yi fethettiler. Hevazin ve Sakif kabilelerini yenilgiye uğrattılar.
Bu durumda Müslümanlarla çarpışma Bizans için kaçınılmaz bir durum olmuştu. Çünkü Şam eyaletlerinin güney sınırına dayanmış yeni bir askeri güç ortaya çıkmıştı. Üstelik bu yeni siyasi oluşum, dinamizmini son peygamber ve onun getirdiği yeni bir dinden alıyordu. Bu durum başlı başına Hıristiyanlığın koruyucusu olduğu bilinen Bizans için bir tehlike arz ediyordu. Ayrıca Sasaniler’e karşı yakın zamanda kazandıkları zafer de onları cesaretlendiriyor, İmparator Herakliyus’un zihninde kadim Roma’yı tekrar canlandırma fikrini oluşturuyordu. Tüm bu sebeplerden dolayı İmparator Şam’da büyük bir ordu toplamaya başladı. Ayrıca Lahmiler, Gassaniler ve diğer bazı müttefik Araplarla da güç birliği yaptı. Bu sırada Şam diyarından Medine’ye zeytinyağı taşıyan Beni Enbat kabilesi’nden bazı kişiler Hz. Muhammed’e Şam şehrindeki durumu bildirdiler. Bunun üzerine Hz. Muhammed sefer hazırlıklarına başlanmasını istedi. Daha önce seferlerin nereye yapılacağını gizli tutan Hz. Peygamber bu defa öyle yapmadı. Çünkü bu defa sefer çok uzak bir diyara ve uzunca bir süreliğine olacağından hazırlıkların bu doğrultuda yapılması gerekiyordu.
Burada önemli bir konuya temas etmek gerekir. Bu gaza, Müslümanların diğer savaşlarından çok farklı olacaktı. Çünkü en başta Bizans ordusuyla savaşmak Araplar’ı korkutuyordu. Zira Bizans, müstahkem mevkileri, kaleleri ve askeri eğitimleri itibarı ile Araplar’a göre üstün bir güce sahipti. Araplar’da savaş tecrübesine sahipti. Ancak bu tecrübeleri, Arap yarımadasına uygun bir tecrübeden ibaretti. Ayrıca Mute Harbi’nde uğranılan yenilgide halen akıllarda tazeliğini koruyordu. Araplar aynı hezimetin tekrarından korkuyorlardı. Üstelik Bizans toprakları Müslümanların merkezlerinden çok uzak bir yerdi. Oraya varmak için çetin bir çöl yolculuğunu, açlığı ve en önemlisi susuzluğu göze almak gerekiyordu. Aynı zamanda bu yolculuk orduyu yorar ve sıkıntıya sokardı. Aynı zamanda orduyu destek ve ikmal yollarından uzaklaştıracak böyle bir sefer, hiç iyi bir fikir gibi gözükmüyordu. Mevsim itibarı ile de hava çok sıcak ve hasat mevsimiydi ve o yıl büyük bir kuraklık hâkimdi. İşte bütün bu sebepler, sefer hazırlıklarının tam ve eksiksiz olması için çok dikkatli ve mali desteğe muhtaç bir hazırlığın yapılmasını gerekli kılıyordu.
Tebük Seferi’nin hazırlıkları sürerken Müslümanlar arasındaki münafıklarda kendilerini belli etmeye başlamışlar, yapılacak olan sefere katılmamak için çareler aramaya başladılar. Bahsi geçen insanlar, o sene zuhura gelen kuraklığı dillerine dolayarak haklıda sefere katılmamaya ikna etmeye çalışıyordular. Bu münafık gurubu gizlice Yahudi Süveylim’in evinde toplanarak görüşmeler yapıyordular. Bunun üzerine Hz. Muhammed, Talha b. Ubeydullah ve bir gurup Müslüman’a bu evin yakılması emrini verdi. Bu kritik günlerde Allah (c.c.)’ta Tevbe Suresi’nin bazı ayetlerini indirerek, Müslümanları cihat çağrısına uymaları konusunda uyardı: “ Ey iman edenler! Size ne oluyor da ‘ Allah yolunda cihada çıkın’ dendiğinde bazılarınız ağırdan alarak bulunduğunuz yerden kımıldamak istemiyorsunuz? Yoksa siz ahireti bırakıp, sadece dünya hayatına mı razı oldunuz? Halbuki dünya hayatının geçici zevki ahiret saadeti yanında pek az ve değersizdir.(Tevbe-38)
Ey Muhammed! Eğer cihat kolaylıkla elde edilecek bir dünya menfaati ve istenilen bir yolculuk olsaydı elbette sana uyarlardı. Fakat zorlukla aşılacak yol onlara uzak geldi: ‘Eğer gücümüz yetseydi elbette sizinle birlikte cihat ederdik’ diye Allah’a yemin edeceklerdir. Onlar bu davranışlarıyla kendilerini helak ederler. Allah biliyor ki; onlar, mutlaka yalancıdırlar.”(Tevbe-42)
“Cihattan geri kalanlar, Allah’ın Resulü’ne muhalefet ederek oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat etmeyi hoş görmediler. ‘Bu sıcakta savaşa gitmeyin’ dediler. Deki! ‘cehennem ateşi daha sıcaktır.’ Keşke bilseydiler. Yaptıklarının cezası olarak, artık az gülsünler çok ağlasınlar. Eğer Allah, bu cihattan sonra tekrar seni, geri kalan bu toprağa döndürür de, onlarda seninle cihada çıkmak için izin isterlerse, onlara şöyle de, ‘Benimle birlikte bir daha çıkamayacaksınız. Düşmana karşı benimle beraber savaşamayacaksınız. Çünkü daha önce savaşmayıp oturmayı seçtiniz. O halde geriye kalanlarla birlikte oturun.”(Tevbe-81-83)
Araplar’ı Bizans’a karşı sefer yapmaya korkutanların, etrafa korku salan ve İslam ordusuna katılmamak için çare arayanların yanı sıra; canları ve mallarıyla bu uğurda mücadele eden, çağrıldıklarında çağrıya icabet eden Müslümanlarda vardı. Kuran-ı Kerim bu gibiler hakkında da şöyle diyordu: “Onlar için, Allah yolunda uğrayacakları susuzluk, yorgunluk, açlık, düşmanlarını kızdıracak bir yere ayak basmaları ve düşmana verdikleri her zarar karşılığında salih bir amel yazılır. Şüphesiz ki Allah, iyilik yapanların emeğini zayi etmez. Sarf ettikleri az veya çok herhangi bir mal veya Allah yolunda aştıkları herhangi bir vadi, onlar için yazılacaktır ki, Allah onları yaptıklarının en güzeli ile mükâfatlandırsın.”(Tevbe–120-121)
Gerçekten de Müslümanlar, sefer hazırlıkları sürerken fedakârlık hususunda birbirileri ile yarışıyordular. Başta Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf (r.a)gibi varlıklı insanlar başta olmak üzere gerçek inananlar, askeri hazırlığa maddi olarak büyük destekte bulundular. Herkesin maddi manevi büyük fedakârlığıyla oluşturulan b
Tags: bizans, dört halife dönemi, gassaniler, hicaz ve yemen bölgeleri, Hz. Muhammedin Savaşları, islam devleti ve sasaniler, islam tarihi, mekke ve medine, sina yarımadası, Tebük Seferi
1- Tedrici Fetih Yöntemi: Halil İnalcık Hocamız, bu makalesinde Osmanlıların Fetih politikasının iki aşamalı olduğunu belirtiyor. Bunlardan ilki, komşu devletler üzerinde bir tür himaye kurmak ardından yerli hanedanları ortadan kaldırarak buraları doğrudan devlete bağlamak. Osmanlı Devletinin ele geçirilen yerler üzerindeki en önemli tasarrufunu buraların gelirleri tahrir edildikten sonra oluşturulan Tımar sistemi oluşturuyordu. İnalcık Hoca bu durumun, yerel koşullar ve sınıfların Osmanlı düzeni ile barışçıl bir uzlaşması olduğunu belirtmektedir. Bu duruma en iyi örnek ise Köse Mihal olarak verilmiştir. Köse Mihal önce Osman Gazinin müttefiki olmuş ardından vasal olarak devlete bağlanmıştır. En sonunda ise tamamı ile devlete katılmıştır.
Yıldırım Bayezid dönemi bu durumun bir çok örneği ile doludur. Bayezid tahta çıktığında, Bizans, Bulgar prensliği, Yunanistan ve adalardaki bir çok vasal devlet, Sırp krallığı ve Anadoluda da Karamanoğulları Osmanlı Devletinin vasalı konumunda idiler. Yeni hükümdar devletin fetih politikasına taze bir düzen getirerek bu vasalların devlete ilhakına çalışmıştır. Ele geçirilen yerlerde kapı kulu sistemi derhal uygulamaya geçirilmiştir. Bu zorlama yolu ile fetih Osman ve Orhan Gazilerin yarı feodal siyasetleri ile tam tersti. Bu yöntem daha çok İlhanlı ve İslam fetih anlayışını yansıtıyordu. Bayezidin bu politikası 1402 deki yenilginin en büyük sebebini oluşturmaktaydı. Yıldırım Bayezidden sonra onun çocukları devletin birliğini sağlarken gene onun kurduğu düzenden istifade etmişlerdir. Zira Bayezid döneminde tutulan ve tımarların kayıtlarını içeren defterlerin bize verdiği bilgilere göre önceden elde olup da Fetret Döneminde elden kaybedilen topraklar tekrar fethedildiğinde tımarlar gene eski sahiplerine dağıtılmıştır. Bu durumda bize gösteriyor ki eski tımar sahipleri bulundukları bölgelerin tekrar Osmanlı yönetimine germesini istemektedirler ve bunun için ellerinden gelenide yapmışlardır.
2- Fethedilen Toprakların İstatistik Sayımı: İki aşamalı Osmanlı fetih politikasının arka planına baktığımız zaman, dönemin tarihsel koşullarının bunda etkili olduğunu görüyoruz. Fetih gerçekleşince hemen oradaki kalelere bir kısım asker yerleştirilir, boş kalan kaleler ise direniş merkezleri veya eşkıya yuvası olmasınlar diye hemen yıktırılırdı. Böylece daha az asker kullanılarak idare kullanılırdı. Bunun ardından ise bölgede görev alan askerlere tımar arazisi dağıtılırdı. Bu tımar sahibi askerlerin Anadoludakileri Runelinden, Rumelindekilerde Anadoludan gönderilirdi. Ayrıca hisarlarda sınırlı sayıda bölge halkından da çeşitli imtiyazlar karşılığı asker toplandığı oluyordu.
Osmanlıların fethedilen yerlerde uyguladıkları ve devletin asli yönetim unsuru olan sancaklar vardı. Bu sancaklar bir sancak beyi tarafından yönetilirdi. Sancak beyi bulunduğu sancağın en üst görevlisi olup, askeri ve idari işler onu
Tags: : çimpe kalesi, fatih sultan mehmet, halil inalcık, iskan politikası, murat hüdavendigar, orhan gazi, osman gazi, osmanli, osmanlı devleti, osmanlı imparatorluğu, osmanlı tarihi, osmanlı ve balkanlar, osmanlı ve hoşgörü, osmanlının fetih politikası, yıldırım bayezid
Çanakkale Savaşları
Çanakkale, 1. Dünya Savaşı’nın en önemli cephelerinden biridir. Sebepleri ve sonuçları Türk ve dünya tarihini şekillendirmede etkili olmuştur. 20. Yüzyılın ilk Büyük Savaşı’nda katılan her ülke için ayrı bir anlam taşiyan, asla unutulmayacak bir hatıra olmuştur Çanakkale Muharebeleri.
Savaş 1914.sonlarında İtilaf Donanmasının Boğaz’daki tabyalara saldırılarıyla başladı. Kısa süreli bu saldırılarda savunmanın zayıflatılması amaçlanmaktaydı. Bu şekilde Mart 1915’e kadar bir çok defa Çanakkale’deki tabyalar düşman gemileri tarafından top ateşine tutuldu.
18 Mart 1915 sabahı asıl savaş başladı. Çok sayıda İtilaf gemisi Çanakkale Boğazı önüne geldi ve Boğaz’ın iki yanını dövmeye başladı. Uzun süredir hazırlıkları yapılan bu saldırı öncesinde Türk tarafı da savunma tedbirlerini almıştı. Boğaz mayın hatlarıyla kapatılmış, tabyalar mümkün olduğunca kuvvetlendirilmiş, yeni toplar getirilerek ateş gücü arttırılmaya çalisilmisti. Hatta eski gemilerden sökülen toplar dahi tabyalara yerleştirilerek savunmada kullanılmıştır.
İtilaf Donanması’nın büyük ateş gücü tabyalarda ilk anda etkili olmuş, bir çok top tahrip edilmiştir. Ancak Türk savunması düşmanın beklediği gibi bu büyük donanmayı görünce bozulmamış, dağılmamış, hatta çok hızlı bir şekilde mümkün olduğunca karşi koymaya başlamıştır. Atış menziline giren İtilaf gemileri Türk topçusunun hedefi olmaktan kurtulamamıştır.
Sonuçta 18 Mart saldırısı İtilaf güçlerinin beklediği sonucu vermemiş, aksine ağır kayıplar vermelerine sebep olmuştur. Türk topçusunun üstün başarısı ve azmi Boğaz’dan geçişe izin vermemiştir. Tabyalardan açılan karşi ateş ve Boğaz’a önceden döşenen mayınların etkisiyle Bouvet, Ocean ve Irresistible gemileri batmış, birçok gemi ciddi hasar almıştır. Ve yenilmez denilen bu donanma kendini kurtarmak için tam anlamıyla kaçmak zorunda kalmıştır. Ancak bu savaşin ilk perdesi olmuş ve ne pahasına olursa olsun Boğaz’ı geçmek düşüncesinden vazgeçilmemiştir.
18 Marttan sonra boğazın kara kuvvetlerinin çikartma desteği olmadan geçilemeyeceği anlaşilmıştır. İtilaf güçleri Türk savunmasını ve Türk askerini küçümsemiş, gerçek gücünü görememiştir. Denizdeki yenilginin ardından hızla çikartma için hazırlıklar başlamıştır. Bu kez amaç çikartma birlikleri tarafından tabyaların etkisiz hale getirilmesi, Boğaz’ın donanmanın geçişine açılmasıdır. Sonra da kara birlikleri ile birlikte donanma İstanbul’a ilerleyecek, Türklerin kalbi ele geçirilecekti.
25 Nisan sabahı çikartma başladı. Türk tarafında da bu harekat beklenmekteydi ve tedbir alınmıştı. Seddülbahir ve Kabatepe bölgelerine büyük kuvvetler çikartilmis, sahilde az sayıdaki Türk askeri bu kuvvetlere karşi koymaya çalismistir. Ancak Alman komutan Liman Von Sanders’in son anda Mustafa Kemal ve Türk komutanların yaptığı savunma tertibatını değiştirmesi Türk tarafının savunma stratejisini de değiştirmiştir. İlk hazırlıklarda düşman karaya çikarken hızla müdahale edilerek geri püskürtülmesi ve denize dökülmesi amaçlanmıştı. Sanders’in planında ise bu değişmiş, düşman karaya çiktiktan sonra karşi konulması gerektiği üzerinde durulmuştur. Sanders, daha sonra çok iyi tanıyacağı Türk askerine henüz güvenmemekte, düşmanın çikartma anında yapılacak saldırılarla geri çekilmeye zorlanacağına inanmamaktaydı.
İtilaf güçleri, sömürgelerden ve Avustralya-Yeni Zelanda (ANZAC) askerlerinden de faydalanarak çikartmayi gerçekleştirmiş ve Gelibolu’da tutunmayı başarmıştır. Ancak çok dar bir sahil şeridinde sıkışıp kalarak asıl hedeflere ulaşmayı asla başaramamıştır. İlk çikartmadan sonra ardı ardına taarruzlarla iç kısımlara ilerlemeye çalisan İtilaf kuvvetleri, Türk savunması karşisında çok küçük başarılarla yetinerek, hedeflerinin çok uzağında bir halde siperlerine çakilip kalmıştır. Türk tarafı verdiği büyük kayıplara rağmen savunmasını hiç bozmamış, kısa mesafelerle geri çekilmeler yapsa da yeni savunma hatları kurarak düşmanın daha fazla ilerlemesine engel olmuştur.
Mustafa Kemal’in askerlik dehası çikartma sırasında Osmanlı Devleti’ni ve İstanbul’u kurtarmış, verdiği emirlerle Gelibolu savunmasının çökmesini önlemistir. Birliklerini hızlı bir şekilde hareket ettiren, gerektiğinde Türk askerine ‘Ölmeyi!’ emreden büyük komutan, savaşin ve Türk milletinin kaderini değiştirmiştir.
İlk çikartmadan umduğu sonuçları alamayan İtilaf güçleri yeni bir harekat planlamıştır. Ağustos ayında Suvla koyuna yapılan ikinci çikartmayla on binlerce yeni askerle Türk savunması aşilmaya çalisilmistir. Yeni kuvvetlerle tekrar taarruz eden düşman, Türk siperlerini geçmeyi yine başaramamıştır. Büyük kayıplara sebep olan kanlı çatismalarin ardından savaş siperlere hapsolmuş, karşilıklı siper çatismalari ve lağım patlatmaları dışında önemli harekatlar yapılmamıştır.
Elindeki büyük kuvvetlere rağmen başarısız olan İtilaf güçleri komutanı Hamilton yeni kuvvetlerle tekrar saldırılırsa başarılı olacağını umut etmekteydi. Ancak Avrupa’daki İtilaf karargahı aynı görüşte olmamış, yeni kuvvetleri ‘Gelibolu Mezarlığı’na göndermemiştir. Hamilton’da görevi devretmek zorunda bırakılmıştır.
Uzun süren harekat sonucunda önemli bir başarı elde edilememesi çekilme yönünde görüşlerin ağırlık kazanmasını sağlamıştır. Kış aylarının da gelmesiyle Gelibolu’da tutunmanın zorluğu görülmüş, en az kayıpla Gelibolu’dan kaçış yolları aranmaya başlanmıştır.
Kasım ayında cepheye gelen Lord Kitchener, harekatın başarısının mümkün olmadığını görmüş ve çekilme yönünde görüş belirtmiştir. Aynı zamanda Fransız Genelkurmayı da çekilme hakkında cephedeki komutanlarından görüş istemiştir. Hatta cepheye 10 bin adet can yeleği göndererek çekilmenin ilk adımını Fransızlar atmıştır.
Sonuçta 20 Aralıkta Seddülbahir hariç cephe boşaltılmış, 9 Ocak’ta da Gelibolu’daki son İtilaf askerleri de çekilerek bu büyük harekat bir hezimetle sonuçlanmıştır. İngiliz ve Fransızlar için bu harekatın tek övünülecek tarafı çekilmede kayıp verilmemiş olmasıdır. İstanbul hayaliyle Çanakkale’ye dünyanın bir çok yerinden gelenler, sonunda Türk savunması karşisında çaresiz kalmış, Mustafa Kemal’in de dediği gibi ‘tam anlamıyla kaçmışlardır!’.
Türk ve dünya tarihi açısından çok önemli olan Çanakkale Cephesi savaşları ile ilgili kısa bir kaynakça verilerek ilgili olanların faydalanması amaçlanmıştır. Rahat ulaşilabilecek kaynaklardan oluşan bu liste, Çanakkale Savaşları ile ilgili kaynakların sadece bir bölümüdür. Türk tarihinin bu gurur tablosu ile ilgili merakı olan, bilgi sahibi olmak isteyenlerin her zaman ulaşabileceği ve doğru bilgiler alabileceği kaynakların bir bölümü listelenmiştir.
Çanakkale Savaşları Kaynakçası
AKAY, Oğuz (2006), Hedef Gelibolu, Truva Yayınları, İstanbul.
AKŞIT, İlhan (1973), Çanakkale Savaşları Harp Sahaları ve Abideleri, Fatih Yayınları, İstanbul.
ARTUÇ, İbrahim (2004), 1915 Çanakkale Savaşi, Kastaş Yayınları, İstanbul.
ALBAYRAK, Muzaffer (2006), Çanakkale Savaşları, Yeditepe Yayınları, İstanbul.
ALBAYRAK, Muzaffer (2005), Osmanlı Belgelerinde Çanakkale Muharebeleri, Başbakanlık Basımevi, Ankara, 2 Cilt.
ALTINTAŞ, Ahmet (1997), Belgelerle Çanakkale Savaşları, ÇOMÜ Yayınları, Çanakkale
APUHAN, Recep Şükrü (2006), Çanakkale Geçilmez, Timaş Yayınları, İstanbul.
ARIKAN, İbrahim (2007), Harp Hatıralarım, Bir Mehmetçiğin Çanakkale-Galiçya-Filistin Cephesi Anıları, Timaş Yayınları, İstanbul.
ATACANLI, Sermet (2005), Atatürk Ve Çanakkale’nin Komutanları, MB Yayınları, İstanbul.
ATATÜRK, Mustafa Kemal (1990), Anafartalar Muharebatı’na Ait Tarihçe, Haz. Uluğ İğdemir, TTK Yayınları, Ankara.ATATÜRK, Mustafa Kemal (1990), Arıburnu Muharebeleri Raporu, Haz. Uluğ İğdemir, TTK Yayınları, Ankara.
AVCI, Halil Ersin (2007), Çanakkale Ruhu, Metropol Yayınları, İstanbul.
BANOĞLU, N. Ahmet (2005), Türk Basınında Çanakkale Günleri, Kırmızı Beyaz Yayınları, İstanbul.
BARTLETT, Ellis Ashmead (2005), Çanakkale Gerçeği, Haz. M. Albayrak, Yeditepe Yayınları, İstanbul.
BAYRAK, M. Orhan (2005), Çanakkale Savaşları, Birharf Yayınları, İstanbul.
BİLGİN, İsmail (2006), Çanakkale Destanı, Timaş Yayınları, İstanbul.
ÇOLAK, İsmail (2006), Çanakkale’nin Kahraman Mekteplileri, Lamure Yayınları, İstanbul.
ERİCKSON, Edward J. (2003), Size Ölmeyi Emrediyorum, Birinci Dünya Savaşi’nda Osmanlı Ordusu, Çev. Tanju Akad, Kitap Yayınları, İstanbul.
GÖRGÜLÜ, İsmet (1988), Atatürk’ün Muharebe Emir ve Raporları, Çanakkale, Harp Akademileri Yayınları, İstanbul.
GÖRGÜLÜ, İsmet (1995), Çanakkale Zaferi Ve Atatürk, Ankara Üniversitesi Yayınları, Ankara.
GÖRGÜLÜ, İsmet (1993), On Yıllık Harbin Kadrosu, 1912-1922, Balkan, Birinci Dünya ve İstiklâl Harbi, TTK Yayınları, Ankara.
GÖZE, Ergun (2006), Çanakkale’de Kumandanlar Savaşi, Boğaziçi Yayınları, İstanbul.
GUHR, Hans (2007), Türklerle Omuz Omuza, Çev. Eşref Özbilen, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul.
GÜNESEN, Fikret (1986), Çanakkale Savaşları, Kastaş Yayınları, İstanbul.
GÜNESEN, Fikret (2006), Size Ölmeyi Emrediyorum, Atatürk ve Çanakkale, İleri Yayınları, İstanbul.
GÜRALP, Şerif (2003), Çanakkale Cephesi’nden Filistin’e, Güncel Yayınları, İstanbul.
GÜZEL, Abdurrahman (1996), Avustralya Resmi Tarihinde Gelibolu, Çanakkale, ÇOMÜ Yayınları, Çanakkale.
HAMİLTON, Ian (1972), Gelibolu Günlüğü, Çev. Osman Öndes, Hürriyet Yayınları, İstanbul.
HERBERT, Aubrey-Henry MORGENTHAU (2005), Devler Ülkesinde Devler Savaşi Çanakkale, Çev. Seyfi Yaz, Ataç Yayınları, İstanbul.
HERSİNG, Otto (Çanakkale Denizaltı Savaşi, Çev. Bülent Erdemoğlu, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul.
İĞDEMİR, Uluğ (1985), Atatürk Ve Anzaklar, TTK Yayınları, Ankara.
KARAL, Enver Ziya (1996), Osmanlı Tarihi, Cilt 9, İkinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşi (1908-1918), TTK Yayınları, Ankara.
KARCI, Erol (2008), Osmanlı Genelkurmayı’na Göre Çanakkale Savaşları’nın Resmi Tarihi, Fark Yayınları, Ankara.
MACLEOD, Jenny (2005), Gelibolu’nun Öteki Yüzü, Çev. Sinem Hocaoğlu, Güncel Yayınları, İstanbul.
MUSTAFA, Münim (2002), Cepheden Cepheye Çanakkale ve Kanal Seferi Hatıraları, Haz. Metin Martı, Arma Yayınları, İstanbul.
MÜHLMAN, Carl (2004), Çanakkale Savaşi-Bir Alman Subayının Anıları, Çev. Sedat Umran, Timaş Yayınları, İstanbul.
NAZMİ BEY, Bnb. (2004), Çanakkale Deniz Savaşi Günlüğü, 1914.1922, Haz. Ahmet Esenkaya, Çanakkale Deniz Komutanlığı Yayınları, İstanbul.
OGLANDER, C.F. Aspinall (2005), Büyük Harbin Tarihi, Çanakkale/Gelibolu Askeri Harekâtı, Haz. Metin Martı, Arma Yayınları, İstanbul, 2 Cilt.
ORAL, Haluk (2007), Arıburnu 1915, İş Bankası Yayınları, İstanbul.
ÖNDER, Cahit (1981), Yaşayan Çanakkaleli Muharipler, Çanakkale Seramik Yayınları, İstanbul.
ÖZAKMAN, Turgut (2008), Diriliş-Çanakkale 1915, Bilgi Yayınevi, Ankara.
ROUX, Charles F. (2007), Bir Fransız Subayın Günlüğünden Çanakkale Savaşları2nın Perde Arkası, Çanakkale’de Ne Oldu?, Haz. Burhan Sayılır, Phoenix Yayınları, Ankara.
SANDERS, Liman Von (2006), Türkiye’de Beş Sene, Askeri Tarih Encümeninin Cevaplarıyla, Çev. Osmanlı Genel Kurmayı Askeri Tarih Encümeni Tercüme Heyeti, Haz. Muzaffer Albayrak, Yeditepe Yayınları, İstanbul.
SARAÇOĞLU, A. Cemaleddin (2007), Çanakkale Zaferi-18 Mart 1915-Düşman Geliyor Top Başina, Yeditepe Yayınları, İstanbul.
SAYILIR, Burhan (2003), Çanakkale Ümitler, Yanılgılar, Gerçekler, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara.
SAYILIR, Burhan (2006), Türk Kurmay Subaylarının Gözüyle Çanakkale Savaşi, Salyangoz Yayınları, İstanbul.
STEEL, Nigel-Peter HART (2005), Gelibolu, Yenilginin Destanı, Çev. Mehmet Harmancı, Epsilon Yayınları, İstanbul.
SUNATA, İ. Hakkı (2003), Gelibolu’dan Kafkaslara Birinci Dünya Savaşi Anılarım, Kültür Yayınları, İstanbul.
ŞANLITOP, Gazanfer (2006), Çanakkale Geçilemedi, Yüzbaşi Mehmet Hilmi, Goa Yayınları, İstanbul.
THOMAZİ, A. (1997), Çanakkale Deniz Savaşi, Çev. Hüseyin Işik, Genelkurmay Basımevi, Ankara.
TUNÇOKU, A. Mete (2005), Anzakların Kaleminden Mehmetçik, TBMM Kültür Sanat Ve Yayın Kurulu Yayınları, Ankara.
TUNÇOKU, A. Mete (2002), Çanakkale 1915-Buzdağının Altı, TTK Yayınları, Ankara.
ÜNAYDIN, Ruşen Eşref (2007), Mustafa Kemal Çanakkale’yi Anlatıyor, Haz. Muzaffer Albayrak, Karma Yayınları, İstanbul.
ÜNAYDIN, Ruşen Eşref (1990), Çanakkale’de Savaşanlar Dediler ki, Haz. Uluğ İğdemir, TTK Yayınları, Ankara.
VEDEL, Emil (2006), Çanakkale’de Bahriyelilerimiz, Çev. A. Lütfullah, Sad. Ahmet Esenkaya, Çanakkale Deniz Müzesi Komutanlığı Yayınları, Ankara.
YILDIZ, Cemalettin (2006), Çanakkale-Arıburun Kahramanları, Emre Basımevi, İzmir.
YILDIZ, Cemalettin (2005), Çanakkale-Seddülbahir Kahramanları, Emre Basımevi, İzmir.
YILMAZER, Bülent (2005), Çanakkale Hava Savaşları, Mönch Türkiye Yayınları, Ankara.
YILMAZER, Tuncay (2005), Alçıtepe’den Anafartalar’a Çanakkale
Tags: 1. dünya savaşı, 18 mart 1915, 1914., anafartalar, anzac koyu, arıburnu, çanakkale, çanakkale boğazı, çanakkale muharebeleri, çanakkale savaşları, çanakkale savaşları kaynakça, çanakkale savaşlarında siperler ne kadar yakındı, conk bayırı, deniz savaşları, esat paşa, gelibolu, itilaf, kara harekatı, liman von sanders, osmanli, seyit onbaşı, siperler
Fatih Sultan Mehmet , fetihten sonra İstanbul’da sadece yirmi gün kalmış ve bir olasılığa göre , bu süre içinde Haliç’te karasuları üzerindeki Blakerna Sarayı’nda kalmıştır. Fetihle birlikte İmparatorluğun üçüncü başkenti olacak olan İstanbul’dan Edirne’ye dönüşünde , bugün İstanbul Üniversitesi merkez binasının bulunduğu yerde eski Theodosius Forumun kenarında bir saray inşa edilmesini emreden Fatih’in bu ilk sarayının yapımı bir yıl sürmüştür. Saray-ı Cedide denilen Yeni Saray’ın (Topkapı Sarayı) ilk yapıları tamamlanıncaya kadar , Fatih’in İstanbul’da bulunduğu sürelerde eski Saray’da kalmış olması doğaldır. Sultanın Yeni Saray’a geçişinden sonra Kanuni dönemine kadar Enderun halkının kullanımına verilen Eski Saray , 16. yüzyıl arşiv belgelerine göre , vefat eden sultanların aileleri ve onların hizmetlileri tarafından kullanılmakta idi Fatih’e, Yeni Saray yaptırımını gerektirecek nedenler ne olursa olsun , Eski Saray’ın , Edirne Sarayı programı göz önüne alındığında , kısa sürede tamamlanan , kentin merkezinde , duvarlarla çevrili , küçük ölçüde bir saray olduğu söylenebilir.
Fatih’in, fetihten sonraki ilk sekiz yılı güneydoğu Avrupa ülkelerine yaptığı seferlerle geçmiştir. 1461 yılında Trabzon Rum Devletinin fethi ile sonuçlanan Kuzey Anadolu seferleri , Karaman ilinin bir Osmanlı ili haline getirilmesi de yine Avrupa ile ilişkilerle eş zamanlıdır. 31 yıl süren saltanatı döneminde sürekli seferlerde bulunan Fatih’in , Topkapı Sarayı’nda uzun süreli oturmadığı açıktır.
Birincisi devletin örgüt ve işleyişine , diğeri özlük hukukuna ilişkin iki kanunnamesi olan Fatih’in Yeni Sarayı , devlet yapısında merkezi yönetimin sağlanması ve ülke sınırlarının genişletilmesi ile aynı dönemde inşa edilmiştir. Bu dönemdeki Saray nüfusunun sadece 726 kişi olduğu kaydedilmesine karşın , Fatih’in , Topkapı Sarayı’nın asıl şemasını , kapsamlı bir İmparatorluk Sarayı’nın avlulu düzeni ve törensel işleyişine göre planladığı görülmektedir.
Topkapı Sarayı’nın ilk yapım şeması iki evreyi göstermektedir. 864H. / 1459M. – 873H. / 1468M. tarihleri arasında tamamlanan idari işlevli İkinci Avlu ile Sultanın özel yaşamına ilişkin binaların yer aldığı Üçüncü Avlu birinci evreyi, 875H. / 1470M. – 883H. / 1478M. tarihleri arasında tamamlanan dış duvarlar (kara surları) ve dış bahçe köşkleri ikinci evreyi oluşturur. Kritovoulos (1465) ve Promontorio’nun (1475) eserlerinde tanımlanan iki bölümlü ilk şema , Edirne’de Fatih’in ve 2. Murad’ın , birinci avlunun bulunmadığı saraylarının yerleşim şemasının devamıdır. Dış duvarların 1478 yılında tamamlanması ile üç bölümlü hale gelen Topkapı Sarayı , Fatih’in kanunnamesinde belirlenen işleyiş şemasına uygun yerleşimde ve birbirini genelden özele doğru hiyerarşik düzende izleyen avlular sisteminden oluşur. Angiolello (1474-1481) ve Arnold von Harff (1496-1499) da benzer tanımlamayı yapmaktadır.
Topkapı Sarayı’nın ana giriş kapısı Bab-ı Hümayun’dur. Deniz Saltanat Kapısı ise Topkapı’dır.
Topkapı Sarayı öncesindeki Osmanlı Saraylarında bulunmayan Birinci Avlu , kaynakların belirttiğine göre , ziyaretçilerin atla girebildiği ve gerektiğinde bekletildiği bir meydan durumundadır. Fatih döneminde , Topkapı Sarayı’nın Birinci Avlusu’nda bulunan binalar ve yerleşim düzenleri konusunda kesin bir bilgi yoktur. 15. yüzyıl kaynakları Bab-ı Hümayun’dan girişte sağ tarafta Sultanın bahçesinin bulunduğuna değinmektedirler. Bu avluda Vavassore’nin eserlerinde de görülen birkaç yapının bulunması olasıdır.
Bab üs Selam (Orta Kapı) ile girilen İkinci Avlu , dört cephede duvarlarla çevrili, sarayın resmi işlevi açısından en önemli avlusudur. Önceden değinildiği gibi , Fatih Kanunnamesi ile belirlenen saray işleyişinin gerektirdiği binalar , Edirne Sarayı Alay Meydanı düzeninde yerleştirilmiştir. Avlunun sağ cephesinde, bir duvarla İkinci Avlu’dan ayrılan mutfaklar , sol tarafta , yine avludan bir duvarla ayrılan Has Ahır , devamında Kule , Kubbealtı binası ve revaklar , Fatih’in çağdaşı olan Kritovoulos (1465) tarafından anlatılmıştır. Hazine binasının nerede olduğu konusunda bir bilgi henüz yoktur. İkinci Avlu’da sultanın kullanımına ait tek mekan , Bab üs Saade önünde , genişletilmiş revak saçağı ile oluşturulan ‘’Taht Yeri’’ dir.
Sarayın içine girilemeyen Üçüncü Avlusu , sultanın , sadrazam ve elçileri kabul ettiği Arz Odası dışında , özel yaşamına ilişkin Fatih Köşkü , Hamamı ve Has Oda ile , Enderun Mektebi , Koğuşları ve Mescit’in bulunduğu avludur. Dördüncü Avlu ve kuleleri ile , bugünkü bilgilerle nasıl olduğu kesinlik kazanamayan Harem yerleşimi Topkapı Sarayı’nın Fatih dönemindeki kuruluş şemasının mimari öğeleridir. Ayrıca avlu törenleri ile ilgili olmayan dış bahçe köşkleri vardır. Fatih’in ölümünde (1481) saray kuruşunun tamamlanmamış yapım işleri , oğlu 2. Beyazıd tarafından bitirilmiş olmalıdır.
1512-1520 tarihleri arasındaki 1. Selim dönemi , doğu ve güneydoğu seferleri ile geçmiştir. Topkapı Sarayı’nda 1. Selim döneminde yapılan en önemli değişiklik , Mısır seferi ile Topkapı Sarayı’na getirilen Kutsal Emanetler için Has Oda’nın Hırka-i Saadet Dairesi’ne dönüştürülmesidir. Ancak bu işlev değişikliğinin mimari boyutları hakkında bilgiler , Has Oda’nın özgün durumunu saptamada yetersiz kalmaktadır
Kanuni Sultan Süleyman dönemi (1520-1566) , doğu , batı ve güneyde önemli seferlerin yapıldığı , başarıların kazanıldığı ve aynı zamanda Topkapı Sarayı’nda geniş kapsamlı yapım işlerinin gerçekleştirildiği bir dönemdir. Kanuni’nin ‘’adli , mali ve idari’’ esaslı kanunnamesi ile birlikte bu yapım işleri , Topkapı Sarayı’nın 15. yüzyıl strüktürünü değiştirmemiştir .
16. yüzyıl sonunda saray nüfusunun da artması ile doğan gereksinimi karşılamak için olmalı , saray programın Birinci Avlu’da ve Harem’de genişleten bir yapılaşma görülmektedir. Bu gerçekte Eski Saray’dan bir taşınmayı vurgulamaktadır. Sonraki dönemlerde de devam eden bu uygulama ilkesi sonucunda Fatih’in Topkapı Sarayı’nı asıl yerleşim planı ve binaları , 19. yüzyılda saray terk edilinceye dek sürekliliğin korumuştur.
Tags: fatih kanunnamesi, fatih sultan mehmet, haliç, İstanbul, istanbulun fethi, osmanlı imparatorluğu, osmanlılar, saray-ı cedid, topkapı sarayı, topkapı sarayı nasıl yapıldı, topkapı sarayının tam yeri
Troas bölgesi arkeolojik açıdan çok zengin bir bölgedir. Özellikle Çanakkale Boğazı’nın burada olması, antik dönemlerde deniz ticaretinin önemli bir geçiş noktasında bulunması ve Asya – Avrupa arasındaki geçişlerin çoğunlukla bu bölgeden yapılması, çok sayıda kentin bu bölgeye kurulmasına neden olmuştur. Özellikle kolonizasyon döneminde kolonici şehirler(miletos, Atina gibi) boğazı kontrol altında tutabilmek adına bu bölgeyi koloni kentleriyle doldurmuşlardır.
Hal böyle olunca bu bölgede önemli sayıda arkeolojik çalışma yapılmış ve yapılmaktadır. Çok sayıda arkeolojik çalışma yapılmasına rağmen bölge arkeolojik materyal açısından o kadar zengindir ki hala çalışılmayı bekleyen kentler ve alanlar bulunmaktadır. Bu nedenle gerek yurt içinden gerekse yurt dışından önemli bilim adamları Troas bölgesinde arkeolojik çalışmaları tüm hızıyla sürdürmektedirler.
Aslında arkeolojik bilgiler veren araştırmalar antik dönemlere kadar uzanır. Bu çalışmaların en önemlilerinden birisi Strabon’a aittir. Aslen Amasyalı olan bu gezgin, dünyayı dolaşmış ve bölgelerin kentleri hakkında önemli bilgiler vermiştir. Geographika eserinin 12. 13. ve 14. kitaplarında Anadolu’dan ve dolayısı ile Troas bölgesindeki kentlerden bahsetmektedir. M.Ö. 7 yılı ile M.S. 18 -19 yılları arasında kaleme aldığı düşünülen bu eser, hem kendisi ( eserin yazılmasından yüz yıllar önce kurulmuş ve terk edilmiş kentlerin anlatması bakımından) arkeolojik bir çalışmadır. Hem de bugün arkeologların en çok yararlandıkları kaynaklardan birisi olmuştur.
Özellikle 18. yy dan sonra arkeolojinin bir bilim halini almasıyla arkeolojik çalışmalarda patlama olmuştur. Medeniyetin beşiği olan Anadolu’da hızla kazılara başlanmıştır.
Troas bölgesi ve arkeoloji denince akla hiç kuşkusuz sadece Troas’ın ve Türkiye’nin değil dünyanın en önemli keşiflerinden olan ve bölgeye ismini veren Troia kenti gelir. Çanakkale Boğazının Ege’ye açılmadan önce daraldığı kesimde, hisarlık mevkiinde bulunmakta olup, Çanakkale il merkezine yaklaşık 30 Km. uzaklıkta kurulmuştur. Truva ( Troia , Troya) bölgesindeki kazılar kendi içinde bir tarihi barındırır. 1870 -1890 yılları arasında Heinrich Schliemann, Frank Calvert in yardımlarıyla ilk kazıları gerçekleştirmiştir. Bu kazılar bilimsel uygunluktan uzak üstünkörü tekniklerle gerçekleştirilmiştir. Maalesef Heinrich Schliemann aralıklarla süren kazıları sürecinde, meşhur Truva Hazinelerinin bir bölümünü beraberinde Berlin’e kaçırmıştır. Bu hazineler Berlin’in Ruslar tarafından istilasında el değiştirmiş, şu an Moskova da Pushkin Müzesinde gerçek sahibini beklemektedir. Hazinelerin diğer bölümü istanbul Arkeoloji Müzesinde, Troya adlı bölümde sergilenmektedir. Bu hazinelerin bugün Kral Priamos devrinden en az 1000 yıl öncesine, yani Hisarlıktaki II. Yerleşmeye ( Truva II) ait olduğu tahmin edilmektedir. Wilhelm Dörpfeld Truva (Troia, Troya) daki ilk sistematik kazıların ve ilk ölçekli planın sahibidir. Dörpfeld ‘ den sonra Truva (Troia, Troya) kazılarını 1932-1939 yılları arasında Karl Blegen başkanlığındki ekip yürütmüştür. 1988 yılından, kazıları Almanya Tubingen Üniversitesinden Profesör Manfred Korfman, 2005 yazında vefat edene kadar sürdürmüştür. Burada Korfman’ı bir kez daha saygıyla anmak gerekir. Çünkü Korfman , Schliman ve homerosla birlikte Troia’nın bugünkü ününe ulaşmasında önemli rol oynamıştır. Onun çalışmalarına başlamasından sonra kenti ziyaret eden turist sayısında önemli oranda artış olmuştur. Ayrıca bir çok Türk öğrenciye yurt dışında doktora ve master yapma imkanı sağlamış bir Türk dostudur. Onun ölümlünden sonra Tübingen Üniversitesi kazılara devam etmektedir.
Troas bölgesinde bir başka önemli kazıda Assos kazılarıdır. Bugün Behramkale, Behramköy olarak isimlendirilen Assos XVIII. Yüzyıldan itibaren Troas bölgesine gelen gezginlerin ilgisini çekmiştir. Assos ile ilgili olarak Choiseul-Gouffier ilk kez l809 yılında yayın yapılmıştır. Bunu Albay Leake (l800), Dr.Hunt (l801). Richter (l816).Prokesch von Osten (l826) ve Charles Texier (l833) araştırmaları izlemiştir. Sultan II.Mahmut tarafından Assos mabedine ait kabartmalı arşitrav blokları Louvre Müzesine armağan edilmiştir!.. Ardından Athena mabedi, nekropol, agora ve tiyatro da ortaya çıkarılan buluntuların bir bölümü Amerikan kazı heyeti tarafından Osmanlı Devletinden alınan izinle Boston Müzesi’ne götürülmüştür.
Prof. Dr. Ümit Serdaroğlu, Clarke ve Bacon’un l879 yılında, ilk kez başladığı kazılardan sonra, l981 yılında Kültür Bakanlığı adına Assos antik kentinde kazı ve restorasyon çalışmalarına başlamıştır. Serdaroğlu, Asos kazılarının başlangıcında kentin iki ana kapısından biri olan Batı Kapısı yolunun iki yanındaki anıtsal batı nekropolünü ve akropoldeki Athena Mabedini bulunduğu alanda çalışmalarını yoğunlaştırmıştır. Sonra da çalışmaları kenti kuşatan surların kuzey bölümüne, kent içerisindeki konutların yer aldığı alanlara ve güney terasına yaymıştır. Kazı çalışmalarının yanı sıra, aynı zamanda mimar oluşundan ötürü onarımlara da ayrı bir önem vermiştir. Athena Mabedinin uzun bir zaman süreci içerisinde devrilmiş olan sütunlarını yerlerine dikerken onları yeni teknoloji ile sağlamlaştırmıştır. Assos’daki arkeolojik alanların ortaya çıkarılmasına çalışılırken diğer yandan da Behramköy’ün kendine özgün taş mimarisini korumuş ve onları onarmıştır. Çanakkale Bölge Koruma Kurulları bu alanda yeni yapılanmayı yasaklamış, eski yapıların onarım ve restorasyonuna destek vermiş, aynı zamanda köyün kuzeyindeki tarıma elverişli olmayan alanlarda konut yapımına izin vermiştir. Böylece, Assos çevresinde Türkiye’de örneğe pek görülmeyen bir uygulama gerçekleştirilmiş, eski ve yeni yapılar yan yana ama içice olmayacak biçimde yapılmaya başlanmıştır. Serdaroğlu bu çalışmalarını 2005 yazında vefat edene kadar sürdürmüştür. Assos kazılarıyla bilim dünyasına önemli katkılar yapan Ümit Serdaroğlu’nuda saygıyla anıyoruz.
Anadolu’daki en önemli Apollon tapınaklarından biri olan Smintheon kutsal alanınıda içine alan Gülpınar kazılarıda bu bölgedeki önemli kazılardan birisidir. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinden Prof. Dr. Coşkun Özgünel tarafından 1981 yılından beri yürütülen Gülpınar arkeolojik kazıları Homeros’un ünlü destanı İlyada’da bahsedilen Apollon Smintheus kutsal alanı ve Khrysa kenti ile eş tutulan bu bölge ile ilgili önemli bilgiler sunmuştur. Bu kutsal alanın en erken Homerik çağ ve sonrası Troas bölgesine olduğu kadar Ege Dünyası ve ötesinden gelen halklara hizmet verdiği iyi bilinmektedir. Prof. Dr. Coşkun Özgünel tarafından sağlanan her türlü destek ile birlikte Gülpınar kazıları bünyesinde 2004 yılından itibaren prehistorik kazı çalışmalarına başlanmıştır. Kutsal alanın yaklaşık 200 m kuzeyinde M.Ö. 5. binin ilk yarısında tarım, avcılık, hayvancılık ve balıkçılığa dayalı karışık bir ekonomiye sahip bir kıyı yerleşiminin varlığı belirlenmiştir. Prehistorik Gülpınar yerleşimine ait kalıntılar daha çok Apollon Smintheus kutsal alanına uzanan Roma dönemi kutsal cadde kalıntıları altında mevcut olduğundan çok iyi korunmuş olduğu söylenemez. Henüz taş mimariye ait izlerin de bulunamadığı yerleşimde daha çok ahşap direk izleri ve çok sayıda ana kaya tabana oyulan ve işlevi tam anlamıyla belirli olmayan ağız çapları 60 ve 110 cm ve derinlikleri ise 30 ve 80 cm arası değişen çukurlar tespit edilmiştir. Belirlenen prehistorik kültür tabakası içinde ele geçen çanak çömlek buluntuların özellikle doğu Mekedonya ve Ege adaları kültürleri ile yakın bir benzerlik sergilemesi oldukça dikkat çekicidir. Burada şüphesiz Gülpınar’ın bulunduğu son derece önemli konum gereği komşu coğrafya kültürleri ile bu dönemde yakın kültürel etkileşim içine girdiği görülmektedir. Tüm bu çalışmaların yapıldığı Gülpınar kazıları Özgünel başkanlığında devam etmektedir.
Ayrıca Alexander Troasda alman arkeolog Prof. Dr. Elmar Schwertheim başkanlığında 1997 yılında başlayan bir dizi kazı yapılmıştır.
Troas bölgesi arkeolojisi konusunda en önemli uzmanlardan birisi olan Çanakkale Onsekiz Mart öğretim görevlilerinden Reyhan Körpe müzede görev aldığı dönemlerde bir dizi kurtarma kazısı yapmıştır. Sigeon ve Dardonos bunlardan iki tanesidir. Kurtarma kazısı yapılan Dardonos antik kenti Çanakkale’nin yaklaşık 10 km güneyinde, Çanakkale Boğazı kıyısında alçak bir tepe üzerinde bulunmaktadır. Bu kentle ilgili herhangi bir bilimsel kazı yapılmış değildir. 2001 yılında yapılan kurtarma kazısı kentin ilk kuruluş dönemi ve kutsal mekanlarıyla ilgili bilgiler vermesi bakımından bir ilk olmaktadır.
Bu başlıca kazıların yanında bölgede yapılan önemli yüzey araştırmalarından da bahsetmek gerekir. J.M. Cook Troas’da yüzey araştırması yaparak “The Troad” adında eser yayınlamıştır. Oxford Üniversitesi tarafından 1953 yılında yayınlanmıştır. Wolter Leaf de Strabon’da adı geçen Troas kentlerini dolaşarak “Strabon on the Troad” isimli bir eser yazmış, bu eserde Cambridge Üniversitesi tarafından 1923 yılında yayımlanmıştır. Bu iki eser bölge hakkında araştırma yapan arkeologlar için çok önemli iki kaynaktır.
Bölgenin doğusu büyük ölçüde araştırılmamıştır, batısında yapılan araştırmalar doğuda sınırlı kalmış ve yeterli seviyeye ulaşmamıştır. Mehmet Özdoğan’ın bir sezon ve sınırlı yüzey araştırması ve Cevat Başara’nın sadece parion antik kenti ve çevresinde üç sezon yaptığı yüzey araştırmasından başka çalışma yapılmamıştır. İşte bu açığı kapatmak ve bölgedeki tarihi gün yüzüne çıkarabilmek adına 2004 yılında Cincinati üniversitesi ve Çanakkale Onsekiz Mart üniversitelerinin ortaklaşa başlattığı ve Brian Rose ile Reyhan Körpe başkanlığında yürütülen Granikos Projesi, 2005 yılında Rose’un Pennsylvania üniversitesine geçmesiyle bu üniversite ve Çanakkale Onsekiz Mart üniversitesi ortaklığında devam etmiştir. Bu proje doğu Troas’da şimdiye kadar gerçekleştirilen en kapsamlı çalışmadır. İsmini Granikos çayından alan bu proje kapsamında, Büyük İskender komutasındaki Makedon ordusu ile Persler arasında yapılan Granikos savaşının savaş alanının tam yerini saptamakta dahil bir çok çalışma yapılmaktadır. Granikos Projesine Amerikalı, Alman ve Türk bilim adamları iştirak etmektedir.
Son olarak bahsedeceğimiz çalışma, daha önce Reyhan Körpe’nin kurtarma kazısı yaptığından bahsettiğimiz Sigeon antik kentinde (Ç.kale ili Kumkale Beldesi yakındaki Yenişehir) 2005 yılında Tübingen Üniversitesinden Prof. Dr. Thomas Scheffer başkanlığında başlanan Sigeon yüzey araştırmasıdır. 20 kişilik Türk ve Almanlardan oluşan bir ekiple yapılan bu çalışmada yüzey araştırmasının yanında jeofizik teknikleri ile kent duvarları ve yerleşim alanları belirlenmeye çalışılmıştır. Bu yöndeki çalışmalar sürdürülmektedir.
Tags: Alexander Troas, Apollon Smintheus, Assos, Brian Rose, Cambridge Üniversitesi, Çanakkale Bölge Koruma Kurulları, Çanakkale Onsekiz Mart üniversitesi, Charles Texier, Choiseul-Gouffier, Dardonos, Frank Calvert, Granikos Projesi, Granikos savaşı, J.M. Cook, Khrysa kenti, Louvre Müzesine, Manfred Korfman, Mehmet Özdoğan, parion antik kenti, Priamos, Prof. Dr. Coşkun Özgünel, Prof. Dr. Elmar Schwertheim, Prof. Dr. Thomas Scheffer, Prof. Dr. Ümit Serdaroğlu, Reyhan Körpe, Sigeon, strabon, Strabon on the Troad, The Troad, troia, troya, truva, Tübingen Üniversitesi, Wilhelm Dörpfeld, Wolter Leaf


Son Yorumlar